![]() |
BEN DE GELİYORUM
Ana Sayfa - Profilim - Arşiv - ArkadaşlarımBİZE NE GEREK?Tarih:15/12/2007 18:12 - yok Yorum - Yorum yaz - Bağlantıİktidar pençesinin girdiği noktalarda, verim düştüğü gibi alınabilecek zevkler, yapılabilecek buluşlar ve hatta kurtarılabilecek hayatlar dahi bir sınavdan geçirilmeye başlıyor. Bugün hangi hastaların hangi doktorlarca tedavi edileceği, hangi taşıtlara hangi cinsten insanların bineceği, hangi okulların iyi hangi okulların yararsız olduğu, kimlerin konuşup kimlerin susturulacağı gibi hayati konulara el atan iktidar, çok yakında hangi sanatın uygulanıp hangisinin engelleneceği de başta olmak üzere her konuda fikrini ortaya koymaya başlayacak. Bunun yakın örneğini ödenekli tiyatroların 1YTL’lik perde açışlarında, küstürülmüş ustaların uzaklaşmasında, genç yeteneklerin farklı yönlere savrulmasında yaşıyoruz. Eşim ve oğlum ile uzun bir aradan sonra AKM’de sergilenen Fantastik adlı oyunumsu müzikale yolum düşene dek bu konular umurumda değildi. Ben hala, 80 sonrası ayakta kalmaya çalışan sanatçıların ve onları desteklemeye giden bir avuç insanın yanında olacağımı ve oğluma tiyatronun bir dalını, muhteşem olmasa da, eli yüzü düzgün bir örneğini göstereceğimi sanarak AKM küçük salona girdim. Sonrası, gösteri öncesi oğluma tattırdığım İnci profiterolün tadının bozulmuş olmasından da felaket bir durum. Oyun, şarkılarının Türkçe çevirisinin başarısızlığından başlayan, modern dekor özentisi ve oryantalist herşey sandıktan çıkar mantığı ile toparlanmaya çalışılırken bütçesizlikten tökezleyen sahne düzeni ile devam eden, ezber eksiği oyunculara, boğaz vapuru düdüğü gibi sufle vererek en arka sıralarda bile yankı yaratmayı başaran suflör ile nihayete erecekken 19. Yüzyılda geçen öyküde bugünün magazin dergilerine atıfta bulunarak “yabancılaştırma” efektinde yeni bir çığır açan oyuncularla taçlandı. Tüm bunlara oyuncuları sürekli bir köşeye kitleyen, amaçsız ilkesiz ve gereksiz bir yönetmenlik çabası da eklenince, tamam dedim kendime, işte bu kadar...Bu durumu kurtarmak için Hacıvat Karagözden başlamak gerekli. Her şey sıfırlanmalı, bu çöküş nihayetine erince bir yerlerden yeniden başlamalı. Sonraki günlerde bir mucize oldu: Soğuk bir Aralık akşamı, Kadıköy’de bir kazan dairesinde, 1940’lara uzanan bir zaman yolculuğuna çıkarıldım. Bu konuda objektif olmam imkansıza yakın, çünkü gerek oyunculardan biri ve gerek ise yönetmen yakın dostlarım. Ancak tüm bu yakınlık ilk beş dakikada kendini yokedip bir hayranlığa dönüştü. Baştan başlayalım: Yönetmen Arif Akkaya. Son 20 yılın bu ülkede yetişebilecek en başarılı, zeki kendini adayan ve tırlak adamı. Tiyatronun koca salonu dururken ben bu oyunu kazan dairesinde oynamak istiyorum diyebilecek kadar deli cesaretine sahip, seyirciyi oyunun havasına sokmak için en ufak detaya kadar inebilen günümüzün tiyatrosunda uluslararası alanda söz sahibi olabilecek ender parlak isimlerinden biri. Çeviri, Şükran Yücel. Biraz önce bahsettiğim oyunumsunun aksine, bıçak gibi keskin bir metni dudaklarınızı kesmeden ama damağınıza kan tadını dokunduracak kadar ustaca aktaran bir kalem. Her söz yerine oturtulmuş, bir senfoni iniş ve çıkışlarına sahip bir ritim belki orijinal metinden de iyi bir şekilde planlanmış. Dil bilmenin çevirmenlik ile alakası olmadığının, çevirinin bir yazarın sözlerinden çok ruhunun aktarımı olduğunun canlı kanıtı. Dekor/Kostüm tasarımı: Zuhal Soy. Sanırım bu sihirbaz, küresinde zaman ötesi yolculuklara çıkarken fotograf makinasını cebinde taşıyor. Oyun bitip dışarı çıkarken kendimi yıkılmış, işgal altında bir Paris’te bulacağımdan kadar emindim ki, planım önce Aux Deux Magots ‘da bir kadeh şarap içip, işbirlikçi Vichy hükümetine küfrettikten sonra tutuklanmaktı. Masaüstü tozundan iskemlede bulunan yanığa dek herşey titiz bir ustanın elinden çıkmıştı. Barkovizyon tasarımı: Cem Ulu. Çok az tasarımcının kurabildiği efekt kullanımı-sadelik dengesini Holywood ustalarını kıskandıracak bir şekilde kuran, insanı oyundan koparmak yerine doğrudan içinde yoğrulmasını sağlayan bir iş çıkarmış. Oyuncular: Ayça Bingöl/Bayan Fisher: Duru ve tazelik, bir oyuncu için, genelde bir arada kullanılmaz. Çünkü genelde gereksiz tortuların çökmesi için yılların geçmesi gerekir. Ayça Bingöl duru ve taze oyunu ile geleceğe dair vaatlerde bulunmuyor, adeta önümüzdeki yıllara damga vuracak bir oyuncu olduğuna dair bir kontrata imza atıyor. Sezai Altekin/Pablo Picasso: Sahne duruşu, tempoyu her yükseltişinde gözlerinin doluşu, kontrolü elinde tutarken aslında sizin yüreğinizi elinde tuttuğunun bilinci ve nezaketiyle ilerleyişi, ve sadece bir ustayı izlemenin verdiği keyif aklınızı başınızdan alacak. Eğer varsa bir tanrı ve ayrıca ben ona , hepimizi 13 uzun yıl bu yetenekten mahrum ettiği için çok kızgınız. Oyun süresince bir karakteri bu şekilde yansıtabilmek için insanın o karakteri birebir tanımış olması yada sırtında Arif’in sopa kırması gerekli herhalde. Sezai Altekin zaman zaman Antony Hopkins ile boy ölçüşebilecek bir Picasso olmuş. Son söz Picassonun işgal altındaki Paris’te yaşadığı bir sorgulama üzerine oturtulmuş, günümüz Türkiyes’si ile birebir örtüşen, Jeffrey Hatcher’ın inanılmaz kalemi ile kimseyi kahramanlaştırmadan, ve neden sadece insan olduğumuzu hatırlatan oyun ölmeden önce yapılması gerekenler listenize girmeli. Tek üzüntüm oyunun , tüm oyuncularla bir metre mesafeden nefeslerini hissederek yaşandığı kalorifer dairesinden büyük salona aktarılacak olması. Özel tiyatronun gereği de bunu zorunlu kılıyor sanıyorum. TAVSİYE Gidin, görün, tekrar görün, dışarı çıktığınızda kendinize sorun. “Peki bize ne gerek?”KÜFÜRBAZIN EL KİTABITarih:23/9/2007 03:05 - 1 Yorum - Yorum yaz - BağlantıBaşlangıç ve temel ilkeler Önce gözüne kestireceksin herifçioğlunu. Gözlerinle ölçüp biçeceksin. Biraz dinleyecek, nelerden bahsettiğni anlayacaksın. İnsan en çok konuşurken eleverir zayıflıklarını. Sonra daha çok dinleyeceksin. Neleri tekrarlıyor? Nerelerde duraksıyor? Özellikle vurguladığı bir harf var mı? Uzattiği yada kısa tuttuğu heceler hangileri? Baştan aşağı süzeceksin. Giyimi nasıl? Dengeli mi yoksa ilk eline geçen konuvermiş üstüne de dökülüyor mu? Havayla tartacaksın giysilerini. Sıcağa uygun mu, yoksa öğleden sonra ki yağmuru mu öngörmüş? Sigarayı nasıl üfürüyor? Sık sık halka halka mı çekiyor içine sömürürcesine kıtlıktan çıkmış gibi, yoksa sakin ve keyif alarak mı? Mümkünse adımlarına bakacaksın. İki adım arasına bir düşünce sığabiliyor mu yoksa içgüdüsel bir tekrardan ibaret bir motor hareket mi sergiliyor arasına yağmur sızmış kaldırımlar üstünde? Dişleri ve tırnakları nasıl peki? Sabah yediği yumurtanın sarısı bulaşmış mı bir kenarına, yoksa misvakla pırıldatmış mı her yerini? Olur da bir lakırdı etmen gerekirse, soracaksın havadan sudan konuşurcasına sevdiği müziği, okuduğu son kitabı, gördüğü ilk piyesi... Tüm bunları yaptıktan sonra, bir de aynaya bakacaksın, kendinde tartacaksın herifçioğlunu. Sen ne kadar o sun ve o ne kadar sen? Benzerliğiniz mi seni yakınlaştıran ya da tiksindirten? Sonra usulca sakince çıkacak sözler ağzından. Dolu dolu çağlayacak eklenecek arka arkaya büyüyerek ve her ünlemde ısırarak daha fazla. Cinayet sadece kurşunla olmaz. Söz de öldürür adamı.KAÇ KİŞİTarih:23/9/2007 01:53 - 1 Yorum - Yorum yaz - BağlantıKaranlık erken basıyor Eylül sonunda İstanbul’a. Farklı yönlerden eserken rüzgar, sadece sokak aralarında biriken yapraklar değil karışan. Eski yeni her sakini biraz tedirgin olmuş, biraz üşümüş gibi. Yazın terleri hala ensemizdeyken yakalayan sonbahar, mizahı eksik bir şaplak gibi patlayınca arkamıza bakıp kafa sallıyoruz . Kısa cümlelerde gizli anlamlar saklamaya çalışan yazarlarımız çok kızgınlar. Benim çok sevdiğim adamlara herkes bunak gözüyle bakıyor. Sonbahar rüzgarı, en çok kökü sağlam olmayan yayın yönetmenlerini fırıldağa çeviriverdi. Artık rüzgar nereden eserse essin sadece dönüyorlar. Demokrasi kendini gönüllü silahsızlandıran tek rejim türü. Bile bile vazgeçiyorsun gücün kullanımından.Herkese söz hakkı sunmanın tek yolu bu. Herkesin duyulmasını sağlamak ancak gücün bastırılmasıyla mümkün. Ama en korumasız rejim de demokrasi. Özellikle özgür metodlarını kullanarak yükselenlere karşı. “Ya kanalları tıkarsa yeni gelen, ya vazgeçerse kendini başa getiren metodlar zincirinden” korkusu demokrasinin tek zayıf yanı. Gelene sevinmek kadar, kızmakta serbest olmalı. Tabii ki gelen, imam hatip mezunu, Kısakürek tezgahından çıkma ve daha yüzlerce aşağılayıcı sözle, inceden yada kütdenek yerden yere vurabileceğimiz tiplerden olmasa sevinirdim. Eminim ki onlar da en az benim kadar, hatta büyük bir ihtimalle benden fazla bu ülkeyi seviyorlar. Biliyorum ki onların sevgileri yönettikleri gazetelerin 3. Sayfa cinayet haberlerine konu olacak kadar has ve haşin. Okumayı öğrendiler, benden çok daha sabırlı ve edepli tartışma üslubuna sahipler, üstelik kurnazlar ve tek noktaya odaklanmış olsa da plan yapabiliyorlar... Çıkış olarak sundukları yol sadece bu ülkenin dinamiklerinden kaynaklanan bir çözüm değil. Genel eğilim onlara fırsat sundu sadece. İlk defa yönetme kabiliyetine kavuştular. Gözlerinde trahom , ayaklarında mantar, karınları sıtmadan şiş çocuklar, sağ kaldılar ve bugün tepeye ulaştılar. Ama Engin Ardıç’ın sözü ile, " bürokratlar oligarşisinin" savunucuları da onların ekmeklerine yağ sürdüler. 50lerden bu yana yuvarlanarak her sonbaharda, esen rüzgarda bazıları dağıldı köşe bucak bazıları topaklandı öbek öbek. Düşünen insan aykırıdır, aykırı insan sorgular ve sonunda grubundan ayrılır. Bu grup ister din olsun isterse şehir kulübünde satranç takımı... Belki baharda ya da gelecek yaza durulunca ortalık, buluşuruz tekrar ortak bir yolda. Şimdilik seyrediyorum yanımda oruç tutmayan demokrasiyle birlikte hallerini. Gözlerimiz kah büyüyor, kah gülüyor kah yaşlarla doluyor. Sizin kaç kişi olduğunuzu bilmiyorum ama ben kendimi çok yalnız hissediyorum.Kısa kısa IzmirlenimlerTarih:14/4/2007 12:25 - 1 Yorum - Yorum yaz - BağlantıManisayı aşıp son tepenin ardında belirdiğinde, ölüm gibidir İzmir. Korkusuz yada ürkek, insanı inmeye mecbur hissettirir kıyısına. Kaç kere indiğim yokuşun sonunda Bornova hep sağa sapan bir yol olmuştur, ben ise hep Liman tabelasını takip eden bir yolcu. Kendinden beklenmedik derecede kalabalık, kendinden beklenenden fazla küstah, her isteyeni içine almayan bir kapısı, soğuk bir yüzü var İzmir'in. İstanbul un yıllar önce kaybettiği saygınlığı, saygınlığın getirdiği soğukluğu hala koruyan tek metropolümüzdür aslında... Hala az kozmopolit, hala mesafeli, hala karakterli. Üç akşam yemeğidir İzmir, Topçu restoranda. Hiç tekrarsız yenilen üç akşam yemeğinin ardından otelde ya Lig TV dir yada bir kitap. Gece acıktığında diare kaynağı bir kumpirdir ve iştahla yersin yine de Hepatit?den korkmadan. Korkusuz bir alışveriştir hep kazıklandığım, yine de iş gören ve gülümseten. Karanlık bastığında imbat gün ışırken ensemde hissettiğim sıcaklık... Uzun yol restoranlarından alınan bir şapkadır İzmir, asla kullanılmayacak. Kızgın bir çocuğun gülümseten bir dudak büküşüdür. Kalırsın, özenirsin, dönersin. Belki de ayakta kalan son kaledir İzmir. Yakarsın, karıştırırsın, yudumlarsın ama asla sarhoş olamazsın İzmir'de Beni yazma!!Tarih:11/3/2007 00:06 - 2 Yorum - Yorum yaz - BağlantıYa çok sarhoş olması gerekiyor insanın, ya da annesinin ölmesi böyle sıkıntılı bir yazı için... İkisi de bir araya gelince bir süre sonra düzeltilecek bir yazı çıkıyor ortaya. Camus vari bir başlangıç yapmak isterdim, Yabancısındaki gibi "Bugün annem öldü..belki de dündü" diye ama çok geç çünkü biliyorum saatine ve dakikasına dek ölümünü. Dürüst bir insanı, anlayışlı bir dostu, sıcak sigara kokan bir nefesi kaybettiğim o anı bekleyerek büyüdüm ben.Acılar değil insanlar büyür derdi inanmadan insanların büyüdükçe küçüldüğüne. Yetmişlerde oyun arkadaşımdı daha bir çoğunuz yokken, seksenlerde kahramanım oldu, doksanlarda nefret ettim bir ara ikibinlerde uzaklaştım öleceğini hissettiğimden, korumak için kendimi... Şimdi özlüyorum sadece. Geceleri o geliyor bu sefer nefesimi dinlemeye.İnsan böyle anlarda inanmak istiyor birşeylere ama inanmak avunmak demek sadece... Sabır yok, isyan yok ... o da yok artık Peki sadece bu kadar mı diye sormak doğurdu hurafeleri ve gölgeledi beyinlerimizi uzun zamandır. Ya bu kadar değilse umutkar sorusunu sormak kolay geldi bizlere. Ya varsa dediğimiz fıkralar bir ölçüde engelledi ya yoksa sorusunun sonunda olabileceğimiz erdemli adamı.Hiç öğrenmek istemedik aslında bizler sadece kopya çekmek istedik kendimizden saklayarak. Asıl önemli olanın olasılıksız olabileceğini düşünmeden içimizdeki şeytanlara zülfikarlarla saldırdık.... Yoksa siz gözyaşlarımızı bitti mi sandınız? |
![]() |