Provence'da kaybolamayan Osmanzedeler!

2012-11-01 14:07:00

  Hava, küresel ısınma sağ olsun gölgede 42 dereceyi gösterirken, kiralayıp güneş altında bıraktığımız Fiat500’ün  dış termometresi rekor 47 dereceyi kolaylıkla geçip yeni rekorlara koşuyor.   Memleketin 27 noktasında kavurucu sıcak nedeni ile acil durum ilan edilmiş. Artık su içerken terleniyor, terlemek insanı serinletmiyor. Yürüyoruz. Nerede mi ? Fas veya Kenya’da değil Provence’da.   Yani çok anormal bir coğrafyada değiliz. Düpedüz Avrupa’nın orta batısında Ağustos ayının ilk günlerindeyiz. Üç gündür sürtüyoruz les plus beaux villages de France’da.   Rotamızı “osman” belirliyor. Aslında istersek “ayşe” de olabilir...Bir tuşa basmamız yeterli.. Erkek sesiyle konuşan navigatör Osman bin yıllık rehber edasıyla “abi tavsiye ederim buranın kaz ciğeri meşhurdur” havasında.   Her boku biliyor ama bazen eksik kalıyor Osman. Hata bizde, alırken güncellemedik dokunmatik rehber  bozuntumuzu. Allahtan ucuza geliyor günlüğü. 17 Euro. Değmez İstanbul’dan taşımaya, harita yüklemeye, havaalanında titretip bomba sanılıp uçağı kaçırmaya. Ayrıca bahşişi tur satma derdi yok.   Sadece Osman yok yanımızda rehber niyetine... Bir de dilsiz dokundurduğumuz AhmetPad’imiz var. Ona 1GB internet için 14 Euro saydık bir dillendi, bir dillendi ki sormayın. Sanki her lokantayı biliyormuş gibi bir caka satışı var, sanırsınız ki bizden önce burada yaşıyordu eşşoğlusu. Halbuki onun ilk yurtdışı seyahati. Tüm yaptığı Londralı, Sydneyli, Kayserili yada Tokyolu abi ve ablaların gezip puanladıkları deneyimlerini TripAdvisor aracılığı ile bize satmak. Bir nevi ağızdan dolma tüfek. O yüzden her lafına kanmamak lazım AhmetPad’in.   Ne işimiz var pe... Devamı

Başkan Babamızın Sonbaharı

2012-10-30 22:55:00

  Ölüm herkese geliyor ve belki de bunun için güzel yaşam. Çünkü başını bilmiyoruz ama sonu belli bir yolculuk bu. J.K. Rowling’in Sirius Black’e  söylettiği gibi “uykuya dalmaktan daha kolay” bir serüven.   Ölüm herkese geliyor ve belki de bunun için adil. Çünkü sadece yaptıklarımız ile hatırlanacağız... Sonrası boşluk. Belki bu yüzden yaşamı bu kadar korkarak seviyor Woody Allen ve hala film çekiyor... Ve artık kendi rollerini  Owen Wilson’a oynatıyor, ölümü aldatmak, ona farklı hedef göstermek istercesine.   Ölüm herkese geliyor ve belki de bu yüzden bu kadar hüzünlü. Yok olmak var olmaktan çok daha zor geliyor insana. Zaman sınırlı ve olasılıklar fazla... Hep bir yetişememe duygusu ile koşarken geliveriyor en beklemediğin anda. Cem Yılmaz’ın dediği gibi “tık ..ve ne KDV ne SSK”   Aslında Einstein sadece bir fizik kuramını ortaya koymuyordu yerçekimini Newton’dan koparıp yeniden yorumlarken. O biliyordu sonsuza kadar düşenin sadece güneşler ve gezegenler olmadığını.  Ölüm herkese düşüyor, tutunacak bir dal olmadan.   Geriye kalmayacak hiç bir şey...Zaman ile hatırlayacak kimse kalmayacak. Sadece insanlık değil, dünya, güneş sistemi ve galaksiler yavaş yavaş solacak entropi büyürken.   Ölüm herkese geliyor ve belki de bu yüzden çok komik...   Hastalık hele kanser gibi birşey ise, işin jokeri ve hangi uçtan girer ise vücuda çıktığında bitmiş oluyor işin.   Ölüm geliyor herkese, bilmezden geliyor. Ve o yalnız oturacak o tepede... Tırmanmaya ömrü yeter ise. ... Devamı

Kıyamet gelirken bir kadeh de bana koyun

2012-10-30 22:25:00

  Marduk’u Maya’ları bilmem ama ben ufaktan tırsmaya başlıyorum. Hele hele olası kıyametten tek etkilenmeyecek yer, ironik olarak neredeyse yüzyıl önce  kıyamete uğramış gibi boşaltılan mübadele köyü Şirince ise iyice kıllanıyorum.   İş sadece Eric Von Daniken’in tanrıların arabaları maskaralığı veya Bermuda Şeytan Üçgeni mavalları olsa yine umursamayacaktım. Ama etrafımdaki dünya son 9 sene de inanılmaz bir devinim ile değiştiğinden adam akıllı huylanır oldum.   Örneğin 80’lerdeki kahramanım Engin Ardıç, zamanında Çetin Altan’a ve diğer liberallere “giydirdiği” o meşhur mavi nokta efsanesi ardından (tam hatırlayamadığımdan aklımda kaldığınca) “değer miydi fazladan bir kaç Fransa (muhtemelen Paris) seyahati  için kendini satmaya!” diye edebiyat tokadını akşediyorken, gerçekten fazladan birkaç Fransa (Muhtemelen Menton veya diyelim ki  Antibes) seyahati için Sabah’tan şaklabanlığa başladı.   Halbuki ben ne kadar sevmiştim o Sultani’nin aşağı okul penceresinden geçen tanklara hüzün ile bakan çocuğunun henüz tam anlayamadığı bir olayın ardından gözyaşı döküşünü. Nasıl inanmıştım Tahir Alangu’nun  “mollalar sen sen sen! Sizler yazar olacaksınız...Bu işin peşini bırakmayın! “ dediği çocuklardan birinin gerçek bir yazar olduğuna. Kadınlarını nasıl sevdiğini dinlemiş, sarhoş imamı sayesinde din ile barışmasam da kavgayı kesmiştim.   Tabii ki biliyordum Adnan’cı (şimdiki soytarı Adnan Hoca değil anlı şanlı Adnan Menderes) olduğunu. Onun yerine “dargın” olduğunu tüm düzene. Ferhan’ın, Selim’in Nedim’in ve nicelerinin olduğu o meşhur sınıftakiler, kendi deyişi ile bok gibi para kazanırken, inat ile ü... Devamı

Paralel Ekim'ler

2012-10-30 21:40:00

  Nedense hepimiz aynı dünyada yaşadığımızı varsayıyoruz. Örneğin 15 milyonumuz aynı İstanbul’da yaşadığımıza inanıyoruz yürekten. Alanı genişletirsek bir çoğumuz şu anda hafiflemiş olsa da, dün üzerinden bir kasırganın geçtiği New York ve etrafındaki bir milyonu aşkın elektriksiz Amerikalı ile aynı dünyada olduğumuzu varsayıyoruz.   Peki gerçekten öyle mi? Yani akşam eve dönerken omuzunuza çarpan şaşkın öğrenci, metro çıkışında yere tüküren öküz, ekmeği yarım satsalar almayı düşünecek çulsuz, yeni aldığı Bugatti Veyron’u vale parkinge verirken içi giden ama yiğitliğe bok sürdürmeyen yeni zengin....Aynı dünya da mı yaşıyor?   Ruhani bakarsak bilmem kaç milyon kişinin ter kokuları arasında, yaşamının neredeyse sonunda,  Arap fuar turizmine paraları sayıp cenneti garantilediğine emin yaşlı kadın ile sakat veya ölümcül hasta torununu uzun bir hac yolunun son 100 kilometresini kucağında yayan taşıyarak, Chartres Meryemin’den şifa bulmaya giden yaşlı adam aynı dünyanın insanları mı?   Yine ruhani bakar isek cennet ve cehennemin, üstüne üstlük hiçbir yaratıcının olmadığını bilen ben ile hiçbir veriye dayanmadan her türlü yüce varlığa inanmaya devam eden üst komşumla nasıl aynı apartmanda yaşıyor olabilirim?   Aslında her insan farklı bir dünya, her yaşam farklı bir macera, her deneyim ise kendine özgü iken nasıl bir arada yaşayabileceğiz?   Üstelik tüm bu deneyim hızlı giden ve mesaj atan bir şoför, iskeleye doğru yanaşmamış bir vapur, demiri eksik konulmuş bir bina, vidası tam sıkılmamış bir tabela tarafından kolayca sona erdirilebilecekken.   Ve tüm bunlara rağmen, çoktan ölmüş bir kahram... Devamı

BİZE NE GEREK?

2007-12-15 18:12:00

İktidar pençesinin girdiği noktalarda, verim düştüğü gibi alınabilecek zevkler, yapılabilecek buluşlar ve hatta kurtarılabilecek hayatlar dahi bir sınavdan geçirilmeye başlıyor. Bugün hangi hastaların hangi doktorlarca tedavi edileceği, hangi taşıtlara hangi cinsten insanların bineceği, hangi okulların iyi hangi okulların yararsız olduğu, kimlerin konuşup kimlerin susturulacağı gibi hayati konulara el atan iktidar, çok yakında hangi sanatın uygulanıp hangisinin engelleneceği de başta olmak üzere her konuda fikrini ortaya koymaya başlayacak. Bunun yakın örneğini ödenekli tiyatroların 1YTL’lik perde açışlarında, küstürülmüş ustaların uzaklaşmasında, genç yeteneklerin farklı yönlere savrulmasında yaşıyoruz. Eşim ve oğlum ile uzun bir aradan sonra AKM’de sergilenen Fantastik adlı oyunumsu müzikale yolum düşene dek bu konular umurumda değildi. Ben hala, 80 sonrası ayakta kalmaya çalışan sanatçıların ve onları desteklemeye giden bir avuç insanın yanında olacağımı ve oğluma tiyatronun bir dalını, muhteşem olmasa da, eli yüzü düzgün bir örneğini göstereceğimi sanarak AKM küçük salona girdim. Sonrası, gösteri öncesi oğluma tattırdığım İnci profiterolün tadının bozulmuş olmasından da felaket bir durum. Oyun, şarkılarının Türkçe çevirisinin başarısızlığından başlayan, modern dekor özentisi ve oryantalist herşey sandıktan çıkar mantığı ile toparlanmaya çalışılırken bütçesizlikten tökezleyen sahne düzeni ile devam eden, ezber eksiği oyunculara, boğaz vapuru düdüğü gibi sufle vererek en arka sıralarda bile yankı yaratmayı başaran suflör ile nihayete erecekken 19. Yüzyılda geçen öyküde bugünün magazin dergilerine atıfta bulunarak “yabancılaştırma” efektin... Devamı